Derdim Var!
Bir yıl aşkın bir süredir bloğumla ilgilenmediğimi şans eseri başka bir arkadaşımın bloğuna bakarken fark ettim. Yüksek lisansa başladım başlayalı makaleler, ödevler, dersler, tez derken kendimi ifade etmekten nicedir uzak kalmışım. Anlatıcaklarım da yok değil hani.. Evet bir çok şey kafamdan geçiyor bugünlerde. Özellikle de Defne j.F'ın ölümünün ardından...
Bir çok şey yazıldı, söylendi kadının ölümüyle ilgili, öldüğü gece yaptıklarıyla ilgili, yaşadıklarıyla ve "yaşadığı varsayılan" şeylerle ilgili.. Hangisi doğru hangisi yanlış kısmıyla ilgilenmiyorum. Benim derdim insanların bu ölümün ardından takındıkları tutum. Ne çok meraklıymışsın eyy insanoğlu başkasının yaşamını dillendirmeye, sakız gibi uzatmaya, bunla yetinmeyip suçlamaya, nasıl bir kadın, nasıl bir anne deyip dört nala atıp tutmaya..
Özel hayatın gizliliği bu durumda nerede kalır? İnsanlar televizyondan tanıdıkları biri için ağır sözler söylemeye ne diye sınırsızca, fütursuzca meraklıdır?
Ne diri ne ölü fark etmez insanın insana saygısı gerekir.Derdim var! Evet derdim var arkadaşlar. Ölüye, yakınına, sevdiğine, dostuna maksat acı çektirmekse bu sözler çok işe yaramıştır. Ancak, nerde o insani özelliklerimiz? Toplum olarak düşene "vurun kahpeye" diyenler ve takipçileri çekin ellerinizi insanlığın üzerinden. Dünyanın hoşgörüye, merhamete, anlayışa her şeydan daha çok ihtiyacı olduğu şu zamanlarda özellikle çekin rica ediyorum.
8 Şubat 2011 Salı
15 Eylül 2009 Salı
“Kırıntılarla” Yaşamak
Babamı kaybedeli tam 7 yıl oldu “dolu dolu”. Onun yokluğuyla başa çıkmaya çalıştığım duygularım ve O’ndan sonra gelişen hayatımdaki tüm değişimler dolu dolu bir sayfaya yetmeyecek kadar çok…
Anneler babalar çocuklarının temel ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma gibi) karşılamanın yanı sıra ilerde yetişkin bir birey olduklarında onları oluşturan temel duyguların yeşermesine farkında olmadan sağlarlar. Benim babam da bana güven duygusunu miras bırakarak göçtü bu dünya adındaki sahneden. O sahnedeyken (dünyadayken) ben figürandım. Onun sahnesi bittiğinde yani rolünü tamamladığında, figüranlıktan başrol oyunculuğuna terfim göz açıp kapayana kadar çabuk oldu. Ama şunu itiraf etmem gerekirse, hayatımın başrolünde olmak zor zanaatmiş. 7 yıldır oynadığım bu başrolde onun bıraktığı mirasla en başarılı kadın oyuncusu ödülünü bence alabiliyorum. O varken ve yokken her şey o kadar farklı ki…
Bir kız çocuğu için babasının onun için önemini ve değerini anlatmam gereksiz olur herhalde. Şöyle denebilir; babamdan arta kalanlar bir pastayı oluşturuyor olsaydı, hissettiğim güven duygusu koca bir dilim pasta olurdu. Ve işte ben o dilime sahip, onu iştahla yiyen bir çocuktum. Şimdi ise kırıntıları var bana arta kalan. Bu oyunun en katlanması zor tarafı da hiçbir zaman kırıntılardan bir büyük pasta meydana gelemeyecek olması sanırım.
Sahnedeyken ne yazık ki çeşitli pasta dilimlerinin değerini biz ona sahipken, o bize göstermiyor ya da biz görmek istemiyoruz. Bu yazımı benim gibi kırıntılarla doymaya çalışan, bazen doyuyor taklidi yapan herkese ithaf ediyorum. İnsanoğlu zamanla kırıntıyla da doymaya alışabiliyor ne kadar ilginç olsa da. Kırıntılarla bir pasta oluşturuyor belki de yeniden hayalinde. Arzu ettiği güvene böylece yakınlaştığını, sahip olduğunu düşünüyor.
Sahnenin tozunu yuttukça kimi zaman kırıntı daha da ufalıyor kayboluyor yaşamın içinde. Başka öncelikler, başkalaşmalar başlıyor. Zamanı geldikçe hatıra geliveriyor kırıntılar... Belki de hayatın tadı tuzu onların varlığında saklıdır, bizi olgunlaştıran, büyüten şeylerdir onlar. Ne kadar küçükse o kadar değerlidir onlar. Belki de sevinmeliyim pastanın tadını bilmeden bu sahneden inmeyecek olduğum için…!
Anneler babalar çocuklarının temel ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma gibi) karşılamanın yanı sıra ilerde yetişkin bir birey olduklarında onları oluşturan temel duyguların yeşermesine farkında olmadan sağlarlar. Benim babam da bana güven duygusunu miras bırakarak göçtü bu dünya adındaki sahneden. O sahnedeyken (dünyadayken) ben figürandım. Onun sahnesi bittiğinde yani rolünü tamamladığında, figüranlıktan başrol oyunculuğuna terfim göz açıp kapayana kadar çabuk oldu. Ama şunu itiraf etmem gerekirse, hayatımın başrolünde olmak zor zanaatmiş. 7 yıldır oynadığım bu başrolde onun bıraktığı mirasla en başarılı kadın oyuncusu ödülünü bence alabiliyorum. O varken ve yokken her şey o kadar farklı ki…
Bir kız çocuğu için babasının onun için önemini ve değerini anlatmam gereksiz olur herhalde. Şöyle denebilir; babamdan arta kalanlar bir pastayı oluşturuyor olsaydı, hissettiğim güven duygusu koca bir dilim pasta olurdu. Ve işte ben o dilime sahip, onu iştahla yiyen bir çocuktum. Şimdi ise kırıntıları var bana arta kalan. Bu oyunun en katlanması zor tarafı da hiçbir zaman kırıntılardan bir büyük pasta meydana gelemeyecek olması sanırım.
Sahnedeyken ne yazık ki çeşitli pasta dilimlerinin değerini biz ona sahipken, o bize göstermiyor ya da biz görmek istemiyoruz. Bu yazımı benim gibi kırıntılarla doymaya çalışan, bazen doyuyor taklidi yapan herkese ithaf ediyorum. İnsanoğlu zamanla kırıntıyla da doymaya alışabiliyor ne kadar ilginç olsa da. Kırıntılarla bir pasta oluşturuyor belki de yeniden hayalinde. Arzu ettiği güvene böylece yakınlaştığını, sahip olduğunu düşünüyor.
Sahnenin tozunu yuttukça kimi zaman kırıntı daha da ufalıyor kayboluyor yaşamın içinde. Başka öncelikler, başkalaşmalar başlıyor. Zamanı geldikçe hatıra geliveriyor kırıntılar... Belki de hayatın tadı tuzu onların varlığında saklıdır, bizi olgunlaştıran, büyüten şeylerdir onlar. Ne kadar küçükse o kadar değerlidir onlar. Belki de sevinmeliyim pastanın tadını bilmeden bu sahneden inmeyecek olduğum için…!
“Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarımızdır”!
Yazın bitmesiyle o “koşturmacalı” kış temposu, başlamak üzere belki de yavaştan kendini gösterdi ama halen sıcak havalar ve uzun günler beni içine çekmeyi başaramıyor. Bu koşturmaca kelimesi biraz kulağa sıkıcı geliyor ama ben kendisini sanırım çok seviyorum. Tatilimin son günlerinde İstanbul’u, işimi özleyebildiğime göre gerçekten bu hareketli yaşantımı seviyorum. Ne yapıyorum diye düşünebilirsiniz. Aslında herkes gibi ama herkesten bir o kadar farklı. Hangimiz hayat telaşına kapılmıyoruz ki?? Mutlaka hareket, dinamizm ihtiyacımın açığa çıktığı bir enerji ye sahibim. Hiçbir şeyin zaten tesadüf, gereksiz olduğunu düşünmem. Evet, benim harekete ihtiyacım var, üretmeye, öğrenmeye, yazmaya, çizmeye ve daha bir sürü…
Gestalt terapisi görmüş olan biri olarak Nita hocamın şu sözü günlerdir nedense (illaki bir sebebi var) aklımda. “Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarmızdır” der. Bu ayki mottom budur sevgili okuyucular. Bize empoze edilen o bilgi birikimimizi, bilincimizi, ihtiyaçlarımızı, bizden beklenilenleri düşünecek olursak ne kadar uzağız bu fikre. Ben de uzak”tım.” Ama görüyorum ki mutlu olmak, sevinmek, sevilmek… Bunların hepsi süreç içerisinde yaşadığımız şeylerin birikimiyle oluşuyor. Asla ama asla mutluluk vaat eden bir durak yok. Belki vardır ama o da son duraktır ve devamı gelmediği için mutsuzluk yine galiptir. Kısacası mutluluğun adı yok, tadı yok, resmi de yok. Herkesin kafasında her gün değişen, her durumda değişen duygular var sadece.
Aslolan duygularımız.. Belki de birçoğumuza ah o eski günler dedirten de onlardı. Kırmızı rugan ayakkabısını bayram sabahı giyme heyecanı yaşayan küçük kız çocuğu da, bayram sabahı torunlarını bekleyen teyzeler, amcalar da duyguları samimi yaşayanlardandı. Onları mutlu eden anlardı yani duygulardı. Yaşam yolculuğu düşünerek taşınarak geçmez biraz da “duygu”lanmak lazım. Eski günler tadında “duygu”lu anları yakalamanızı tavsiye ediyorum. Hadi size iyi “duygu”lar…!
Gestalt terapisi görmüş olan biri olarak Nita hocamın şu sözü günlerdir nedense (illaki bir sebebi var) aklımda. “Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarmızdır” der. Bu ayki mottom budur sevgili okuyucular. Bize empoze edilen o bilgi birikimimizi, bilincimizi, ihtiyaçlarımızı, bizden beklenilenleri düşünecek olursak ne kadar uzağız bu fikre. Ben de uzak”tım.” Ama görüyorum ki mutlu olmak, sevinmek, sevilmek… Bunların hepsi süreç içerisinde yaşadığımız şeylerin birikimiyle oluşuyor. Asla ama asla mutluluk vaat eden bir durak yok. Belki vardır ama o da son duraktır ve devamı gelmediği için mutsuzluk yine galiptir. Kısacası mutluluğun adı yok, tadı yok, resmi de yok. Herkesin kafasında her gün değişen, her durumda değişen duygular var sadece.
Aslolan duygularımız.. Belki de birçoğumuza ah o eski günler dedirten de onlardı. Kırmızı rugan ayakkabısını bayram sabahı giyme heyecanı yaşayan küçük kız çocuğu da, bayram sabahı torunlarını bekleyen teyzeler, amcalar da duyguları samimi yaşayanlardandı. Onları mutlu eden anlardı yani duygulardı. Yaşam yolculuğu düşünerek taşınarak geçmez biraz da “duygu”lanmak lazım. Eski günler tadında “duygu”lu anları yakalamanızı tavsiye ediyorum. Hadi size iyi “duygu”lar…!
11 Haziran 2009 Perşembe
Gel Gitli Bir Dünya
Nefes almak bu olsa gerek.. Haziran ayıyla beraber artık o sıkıntısını çektiğim son birkaç ayı geride bıraktım. Kendimi emekliliğiyle beraber sahil kasabasına yerleşmiş, hobileriyle uğraşan insanlara benzetiyorum. Tüp bebek merkezi’nde psikolog olarak çalışıyor olmak bana nedense “iş” gibi gelmiyor. Sanki bir hobimi gerçekleştiriyorum (tabi iş ciddiyetiyle). Hem sevdiğim işi yapıyorum, hem keyifli vakit geçiriyorum (iş arkadaşlarımın sanırım bunda etkisi var) hem de üstüne para kazanıyorum. Yok böyle bir dünya. . Cennette miyim neyim?? 5 yıldır İstanbul’un kahrını az çekmedim, kar, kış, trafik,hava kirliliği.. Bu şehirde yaşarken cennette hissedebileceğimi asla tahmin edemezdim. Şimdi ise bir yandan tatil planlarımı kurmaktayım. Daha önceki yazımda belirttiğim gibi çok yorucu bir sene geçirdim ve sanırım hiç olmadığı kadar tatili hak ettim. Yalnız tatil anlayışımda bir değişiklik var artık. Eskiden haftalar süren tatiller benimse, adı tatil olurdu. Şimdi 2 günlük tatil planları masal gibi geliyor. Bunlar benimle ilgili olan haberlerdi.. Biraz da birkaç gündür gelip giden ruh halimden bahsetmek istiyorum.
Son birkaç aydır herkesin izlediği, duyduğu gibi çok tatsız haberler var ekranlarda, yazılı basında. Katliamlar inanılmaz boyutlarda ne yazık ki. Sanki bir yarış var, hangimiz daha fena cinayetler işleyebiliriz diye. Ben birey olarak bu haberlerden olumsuz olarak çok etkilendiğimizi düşünüyorum. Ve tabi ki toplum olarak da bunun etkilerini görebiliyoruz. Bir bakımdan insanlara olup biteni “anlatmak, bilgilendirmek amacıyla” sunulan haberler özendirici hale gelebiliyor. O yüzden belki de bu haberlerin bize nasıl sunulduğu ve gün içerisinde ne kadar sunulduğu çok önemli.
Diğer taraftan insanların ekonomik krizle beraber, yaşadıkları buhranların, sevgisiz, onay alınmadan, değer verilmeden geçmiş çocukluk yıllarının etkisi sonucu bu haberlerin çıkıyor olma olasılığı çok yüksek. Bu haberleri sadece bir “haber” olarak izlememek, okumamak veya dinlememek gerekiyor. Bunlar; bize hem bireysel hem toplumsal olarak bir mesaj olmalı ve bir ders vermeli. Son dönemlerde tanık olduğumuz bu yoğun öfke, mutsuzluk, öç alma, zarar verme ve kin gibi duygular her birimize ait olabilen duygular. Ve kontrol edilmediğinde nasıl geri dönülmeyecek felaketlere yol açabileceğini görüyoruz. Duygularımızın, davranışlarımızın farkında olup, duygularımızda veya davranışlarımızda kontrol sorunu yaşıyorsak bir uzmandan yardım almak en iyisi, en doğrusu olacaktır. Ya da tanıdığımız birileri bu konuda sorun yaşıyorsa onu bir uzmana yönlendirmemiz çok değerli bir davranış olacaktır. Nerde bir “hareket” varsa, orda bir insan vardır. O yüzden kendi davranışlarımızın farkında olup, başkalarının olumsuz davranışlarına tanık olduğumuzda “boşvercilik” oyununu oynamayalım. Hayat sorumluluğumuzu aldığımız günler diliyorum herkese..!
Psk. Duygu Ak
Son birkaç aydır herkesin izlediği, duyduğu gibi çok tatsız haberler var ekranlarda, yazılı basında. Katliamlar inanılmaz boyutlarda ne yazık ki. Sanki bir yarış var, hangimiz daha fena cinayetler işleyebiliriz diye. Ben birey olarak bu haberlerden olumsuz olarak çok etkilendiğimizi düşünüyorum. Ve tabi ki toplum olarak da bunun etkilerini görebiliyoruz. Bir bakımdan insanlara olup biteni “anlatmak, bilgilendirmek amacıyla” sunulan haberler özendirici hale gelebiliyor. O yüzden belki de bu haberlerin bize nasıl sunulduğu ve gün içerisinde ne kadar sunulduğu çok önemli.
Diğer taraftan insanların ekonomik krizle beraber, yaşadıkları buhranların, sevgisiz, onay alınmadan, değer verilmeden geçmiş çocukluk yıllarının etkisi sonucu bu haberlerin çıkıyor olma olasılığı çok yüksek. Bu haberleri sadece bir “haber” olarak izlememek, okumamak veya dinlememek gerekiyor. Bunlar; bize hem bireysel hem toplumsal olarak bir mesaj olmalı ve bir ders vermeli. Son dönemlerde tanık olduğumuz bu yoğun öfke, mutsuzluk, öç alma, zarar verme ve kin gibi duygular her birimize ait olabilen duygular. Ve kontrol edilmediğinde nasıl geri dönülmeyecek felaketlere yol açabileceğini görüyoruz. Duygularımızın, davranışlarımızın farkında olup, duygularımızda veya davranışlarımızda kontrol sorunu yaşıyorsak bir uzmandan yardım almak en iyisi, en doğrusu olacaktır. Ya da tanıdığımız birileri bu konuda sorun yaşıyorsa onu bir uzmana yönlendirmemiz çok değerli bir davranış olacaktır. Nerde bir “hareket” varsa, orda bir insan vardır. O yüzden kendi davranışlarımızın farkında olup, başkalarının olumsuz davranışlarına tanık olduğumuzda “boşvercilik” oyununu oynamayalım. Hayat sorumluluğumuzu aldığımız günler diliyorum herkese..!
Psk. Duygu Ak
15 Mayıs 2009 Cuma
“ÇOCUK SAHİBİ OLAMAYANLARIN DÜNYASINDAYIM”
Birkaç aydır bir tüp bebek merkezinin psikoloğu olarak çalışmaktayım. Benim için çok yeni bir heyecan, yeni bir temas alanı. Birçok kişiye, tüp bebek merkezinde psikolog olarak çalışıyorum dediğimde çoğunlukla şaşkınlık dolu bakışlar ve cevaplarla karşı karşıya kalıyorum.
İçinde olduğum bu yıl için bir isim verecek olsam “yeniliklerle temas” derdim büyük olasılıkla. Bir TV programında sunuculuk yapmaya, tüp bebek merkezinde psikolog olarak çalışmaya, Cosmoturk’e yazı yazmaya başlamam ve kendi bloğumu oluşturmamla dolup taşan bir yıl bu yıl. Hepsi o kadar hızlı ve bir o kadar da hayatın akışı içerisinde yaşamımda yer aldı ki... Hesapsız, ani gelişmeler ama bir o kadar da heyecanlı, keyifli ve geliştirici...
İnsanın kendi mesleği dışında işler yapıp hem kendini hem mesleğini ne kadar geliştirebileceğini daha iyi anlayamazdım. Ve şimdi “çocuk sahibi olamayanların dünyasındayım”. İş başvurusunda beni nelerin beklediğinden, nasıl bir danışan popülasyonuyla karşılaşacağımdan habersizken şimdi kendimi anne-çocuk web sitelerini gezerken, tüp bebek konusunda araştırmalar yaparken, bilgi edinirken ve Ayşe Aydın’ın tüp bebekle hamile kalmasıyla başlayan serüvenini anlattığı o kitabını okurken buluyorum. (Ve bu gelişmeler sadece birkaç ay içerisinde oldu).Bu kitap, anne olan olmayan herkese tavsiye edebileceğim bir kitap çünkü hamilelik öncesi ve sırasında kendi yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini çok iyi yansıtmış. İşi daha da ileriye götürüp, kendisine ulaşıp, tanışma, merkezimizdeki hamilelerle bir paylaşım grubu oluşturma isteğimi de iletiyorum. Ve kendisi de çarçabuk bana geri dönüş yapıyor ve bu paylaşım grubu için ilk adımları atmış oluyorum.
Daha önce de çok duyardım ve bilirdim “ateş düştüğü yeri yakar” lafını ama bu lafa tanıklık etmek başka bir şeymiş. Normal yolla hamile kalan kadınların çok da anlayamayacağı türden şeyleri yaşıyormuş bu kadınlar. Aylarca süren tedaviler, operasyonlar çiftleri maddi ve manevi olarak sıkıntıya sokup strese girmelerine neden oluyor, haksız da değiller. Ancak, bana başvurmaları bir takım şeyleri değiştirmeleri için önemli bir adım. Ve benim görevim de bu noktada başlıyor. Onlarla bir yolculuğa çıkıyoruz. Kendilerine, hayata, evliliklerini, çocuk isteklerini süzgeçten geçirdikleri bu yolculuk çok da kolay olmuyor ancak farkındalık geliştirebilenlerin işine çok yarıyor, değişim yavaş yavaş başlıyor. Bu yolculukta ben de onlardan çok şey öğreniyorum. Örneğin; kişinin önyargılarının ne kadar anlamsız olduğunu çok çok iyi görebilme şansım oldu. Şunu itiraf etmeliyim ki herkes kadar benim de bir şeylere karşı önyargım vardı, zaten önyargım yok diyen insan yalan söylüyordur. Önyargılarımızı ne kadar azaltırsak o kadar faydalı bizim için çünkü mutlaka her kişiden, her şeyden bir şey öğrenilebileceğini düşünüyorum. Evet, ben birkaç aydır başkalarının ayakkabılarını giyip yürüme denemeleri yapıyorum ve bu inanılmaz bir tecrübe, belki de bir şans. Size de tavsiye ediyorum, yapmadığınız şeyler, gitmediğiniz yerler, yemediğiniz yemekler, konuşmadığınız kişiler mutlaka vardır. Sizde olmayana temas ettikçe kendinizi nasıl daha iyi tanıdığınızı göreceksiniz.
Ve bana çok şey katan danışanlarım; iyi ki varsınız, sizinle temas etmediğim taraflarıma temas edebiliyorum, beni o kadar çok besliyorsunuz ki... Her terapide siz büyüdüğünüz kadar ben de büyüyorum, gelişiyorum...
Psk. Duygu Ak
İçinde olduğum bu yıl için bir isim verecek olsam “yeniliklerle temas” derdim büyük olasılıkla. Bir TV programında sunuculuk yapmaya, tüp bebek merkezinde psikolog olarak çalışmaya, Cosmoturk’e yazı yazmaya başlamam ve kendi bloğumu oluşturmamla dolup taşan bir yıl bu yıl. Hepsi o kadar hızlı ve bir o kadar da hayatın akışı içerisinde yaşamımda yer aldı ki... Hesapsız, ani gelişmeler ama bir o kadar da heyecanlı, keyifli ve geliştirici...
İnsanın kendi mesleği dışında işler yapıp hem kendini hem mesleğini ne kadar geliştirebileceğini daha iyi anlayamazdım. Ve şimdi “çocuk sahibi olamayanların dünyasındayım”. İş başvurusunda beni nelerin beklediğinden, nasıl bir danışan popülasyonuyla karşılaşacağımdan habersizken şimdi kendimi anne-çocuk web sitelerini gezerken, tüp bebek konusunda araştırmalar yaparken, bilgi edinirken ve Ayşe Aydın’ın tüp bebekle hamile kalmasıyla başlayan serüvenini anlattığı o kitabını okurken buluyorum. (Ve bu gelişmeler sadece birkaç ay içerisinde oldu).Bu kitap, anne olan olmayan herkese tavsiye edebileceğim bir kitap çünkü hamilelik öncesi ve sırasında kendi yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini çok iyi yansıtmış. İşi daha da ileriye götürüp, kendisine ulaşıp, tanışma, merkezimizdeki hamilelerle bir paylaşım grubu oluşturma isteğimi de iletiyorum. Ve kendisi de çarçabuk bana geri dönüş yapıyor ve bu paylaşım grubu için ilk adımları atmış oluyorum.
Daha önce de çok duyardım ve bilirdim “ateş düştüğü yeri yakar” lafını ama bu lafa tanıklık etmek başka bir şeymiş. Normal yolla hamile kalan kadınların çok da anlayamayacağı türden şeyleri yaşıyormuş bu kadınlar. Aylarca süren tedaviler, operasyonlar çiftleri maddi ve manevi olarak sıkıntıya sokup strese girmelerine neden oluyor, haksız da değiller. Ancak, bana başvurmaları bir takım şeyleri değiştirmeleri için önemli bir adım. Ve benim görevim de bu noktada başlıyor. Onlarla bir yolculuğa çıkıyoruz. Kendilerine, hayata, evliliklerini, çocuk isteklerini süzgeçten geçirdikleri bu yolculuk çok da kolay olmuyor ancak farkındalık geliştirebilenlerin işine çok yarıyor, değişim yavaş yavaş başlıyor. Bu yolculukta ben de onlardan çok şey öğreniyorum. Örneğin; kişinin önyargılarının ne kadar anlamsız olduğunu çok çok iyi görebilme şansım oldu. Şunu itiraf etmeliyim ki herkes kadar benim de bir şeylere karşı önyargım vardı, zaten önyargım yok diyen insan yalan söylüyordur. Önyargılarımızı ne kadar azaltırsak o kadar faydalı bizim için çünkü mutlaka her kişiden, her şeyden bir şey öğrenilebileceğini düşünüyorum. Evet, ben birkaç aydır başkalarının ayakkabılarını giyip yürüme denemeleri yapıyorum ve bu inanılmaz bir tecrübe, belki de bir şans. Size de tavsiye ediyorum, yapmadığınız şeyler, gitmediğiniz yerler, yemediğiniz yemekler, konuşmadığınız kişiler mutlaka vardır. Sizde olmayana temas ettikçe kendinizi nasıl daha iyi tanıdığınızı göreceksiniz.
Ve bana çok şey katan danışanlarım; iyi ki varsınız, sizinle temas etmediğim taraflarıma temas edebiliyorum, beni o kadar çok besliyorsunuz ki... Her terapide siz büyüdüğünüz kadar ben de büyüyorum, gelişiyorum...
Psk. Duygu Ak
28 Nisan 2009 Salı
BEDELSİZ HAYATLAR ARAYANLARA...
Bugünlerde bir şeylere ara vermek istiyorum. Frene basmanın keyfini yaşamak istiyorum. Bazen ara vermeye ihtiyacım olduğunu itiraf etmek beni iyi de hissettiriyor. Bunu itiraf etmenin nesi iyi hissettirir demeyin. Kendime ihtiyaçlarımı itiraf etmeye izin veriyorum. Sadece izin veriyorum...
Çalışıyoruz yoruluyoruz, çalışmıyoruz sıkılıyoruz, tatile gidiyoruz önce sevinir gibi olup sonra ondan da sıkılıyoruz, canımız çikolata soslu kek istiyor, sonra kilo alacağız diye ödümüz patlıyor ve pişman oluyoruz, bir arkadaşımıza bir sırrımızı paylaşıyoruz, sonra acaba paylaşmasa mıydık diye düşünüyoruz, çok pahalı bir ayakkabıyı beğenip maaşımızı aldığımızda o mağazaya koşturuyoruz sonra ne mi oluyor? Acaba ay sonu nasıl gelecek hesaplarını yapıyoruz. Her isteğimizin, davranışımızın bir bedeli oluyor.
Bedelsiz bir dünya hayal etmenin de bedeli var mı diye düşünmüyor değilim. Ama herhalde hayaller ne benim ne de bir başkasının canını acıtıyordur, sorun olmaz diye mırıldanıyorum.
Hayal kurmayı çocukluğumdan beri çok sevmişimdir. Bence, hayalleri olmayanın, umutları da olmaz kendine dair, hayata dair... Hayal kurmak, çocuk ruhumu besliyor aynı zamanda. Çocuklar en güzel hayal kurucular değiller midir zaten? Büyük şekerden evlere sahip olmayı, yılbaşında veya doğum gününde o çok beğendiği oyuncağın paketini açarken kendimizi hayal etmişizdir birçoğumuz.
Tabi çocukken sadece hayal ediyorduk. Hayal gerçekleşirse olacaklardan, bedellerden bir haberdik. Yani, büyük şekerden evi yediğimizde hasta olabileceğimizi, çok sevdiğimiz oyuncağa sahip olduğumuzda aslında önemli olanın o oyuncağa sahip olmak değil, onu hayal ederken ne hissettiğimiz olduğundan bir haber yaşardık çünkü çocuktuk.
Bugünlerde “bedel” konusu gündemimde. Bedeli olmayan davranışlar sergilediğim hayallerimin peşindeyim. Belki de hayal kurmak beni özgürleştiriyor, hayatın çocuklara gösterdiği anlayış gibi kendime anlayış göstermemi sağlıyor. Bir işi tamamlama, yetiştirme ve bunları yaparken çok fazla özen gösterip, hatayı en aza indirme telaşına kırmızı ışık yakmak istiyorum. Ben şuan bedelsiz durumlar, hayatlar arama ihtiyacımla meşgulüm.
Ve nefes aldığım o zaman dilimine yani hayallerime sizi de bu keyfe davet ederek geri dönüyorum.
Psk. Duygu Ak
Çalışıyoruz yoruluyoruz, çalışmıyoruz sıkılıyoruz, tatile gidiyoruz önce sevinir gibi olup sonra ondan da sıkılıyoruz, canımız çikolata soslu kek istiyor, sonra kilo alacağız diye ödümüz patlıyor ve pişman oluyoruz, bir arkadaşımıza bir sırrımızı paylaşıyoruz, sonra acaba paylaşmasa mıydık diye düşünüyoruz, çok pahalı bir ayakkabıyı beğenip maaşımızı aldığımızda o mağazaya koşturuyoruz sonra ne mi oluyor? Acaba ay sonu nasıl gelecek hesaplarını yapıyoruz. Her isteğimizin, davranışımızın bir bedeli oluyor.
Bedelsiz bir dünya hayal etmenin de bedeli var mı diye düşünmüyor değilim. Ama herhalde hayaller ne benim ne de bir başkasının canını acıtıyordur, sorun olmaz diye mırıldanıyorum.
Hayal kurmayı çocukluğumdan beri çok sevmişimdir. Bence, hayalleri olmayanın, umutları da olmaz kendine dair, hayata dair... Hayal kurmak, çocuk ruhumu besliyor aynı zamanda. Çocuklar en güzel hayal kurucular değiller midir zaten? Büyük şekerden evlere sahip olmayı, yılbaşında veya doğum gününde o çok beğendiği oyuncağın paketini açarken kendimizi hayal etmişizdir birçoğumuz.
Tabi çocukken sadece hayal ediyorduk. Hayal gerçekleşirse olacaklardan, bedellerden bir haberdik. Yani, büyük şekerden evi yediğimizde hasta olabileceğimizi, çok sevdiğimiz oyuncağa sahip olduğumuzda aslında önemli olanın o oyuncağa sahip olmak değil, onu hayal ederken ne hissettiğimiz olduğundan bir haber yaşardık çünkü çocuktuk.
Bugünlerde “bedel” konusu gündemimde. Bedeli olmayan davranışlar sergilediğim hayallerimin peşindeyim. Belki de hayal kurmak beni özgürleştiriyor, hayatın çocuklara gösterdiği anlayış gibi kendime anlayış göstermemi sağlıyor. Bir işi tamamlama, yetiştirme ve bunları yaparken çok fazla özen gösterip, hatayı en aza indirme telaşına kırmızı ışık yakmak istiyorum. Ben şuan bedelsiz durumlar, hayatlar arama ihtiyacımla meşgulüm.
Ve nefes aldığım o zaman dilimine yani hayallerime sizi de bu keyfe davet ederek geri dönüyorum.
Psk. Duygu Ak
9 Nisan 2009 Perşembe
DEĞİŞİM VE İLKBAHAR!
İlkbahar yavaş yavaş kendini gösterdi her ne kadar giydiklerimiz bizi bir gün terletip bir gün üşütse de... İlkbahar; giydiklerimizde, yediklerimizde, çevrede gördüklerimizde, düşündüklerimizde, duygularımızda olan değişimle kendini gösteriyor.
Belki de değişimin kendisi sarsıcı, zorlayıcı bir olgu olduğundan hava sıcaklığında da adapte zorluğu yaşanıyor. Bu aralar mevsim değişikliklerinden o kadar çok etkilenen insan var ki çevremde. Alerjileri azanlar, uykudan kendini alamayanlar ya da uyuyamayanlar, sinir sistemi bozulanlar, iştahı açılan veya kapananlar... Bu sonuçlar aslında değişimin ne kadar sarsıcı olduğunu göstermiyor mu bize? Ve değişime kolay uyum sağlayabilenler mevsim değişikliklerinden çok az etkilenirken, değişimi zor kabullenen insanlar acaba daha derinden mi etkileniyorlar?
Eğer bedenimiz ve zihnimiz bir bütünse, değişime direnç gösterenlerin mevsim değişikliklerinden en fazla etkilenenler olacağını düşünüyorum tıp doktorlarının bu yazıyı okuduğunda ne kadar sinirlenebileceklerini göze alarak.
Değişmek zor bir şey. Alışkanlıklarımızı bırakmak veya azaltmaya çalışmak, insanlarla olan ilişkilerimizde, kendimizde istemediğimiz davranışlarda, tutumlarda değişimler yaratmak zor bir şey ama imkansız değil. Ancak değişim isteğinden korkmamak, ondan uzaklaşmamak beklide en önemlisi. Neyi istediğimize karar vermek ve değişim için nelerin gerekli olduğunu saptamak da ikinci önemli adım. Ve kimileri için en kolay, kimileri içinse en zor olan son adım ise uygulama kısmıdır. Birinci ve ikinci adımı ne kadar iyi tanımlarsak uygulamak o kadar rahat ve kolay olacaktır.
Diğer üstünde durmak istediğim durum ise; konu ister değişim olsun ister bir şeyin olmasını istemek olsun, sahip olmak istediğimiz şeyi ne kadar iyi tanımlıyor olduğumuz çok ama çok önemli.” Secret” da ve muadili olan birçok kitapta üzerinde durulmayan şeylerden biri de işte bu. Birçok insan iyi bir iş, iyi bir eş, iyi bir çocuğum olsun dileğinde bulunabilir. Peki “iyi” de bu iyi neyi kapsıyor?? İyi bir iş ne kadar değişken ve açık uçlu bir cümle. Kimisi için turist rehberi olmak iyi bir iştir çünkü insanlarla ilişki halindedir ve sık sık seyahat ediyordur. Kimisi içinse iyi iş; iş adamı olmak, bir büroda çalışıp, takım elbise giyiyor olmak, altında insanlar çalıştırıyor olmaktır.
“Secret” ın üzerinde durduğu “sen iste olsun” durumunun ne kadar yetersiz olduğu şimdi çok daha açık sanırım. İstediklerinin ayrıntılarını tanımlamayarak isteklerine kavuşmuş insanlarla henüz tanışmadım.
Hayatın içinde zaman zaman veya hep bazı davranışlarınız veya ilişki tarzlarınız yüzünden sürüklendiğinizi düşünüyorsanız bu baharı fırsata çevirebilirsiniz. Değişimi başlatan ilkbaharın rüzgarı esmeye başladı bile.. O rüzgara kapılmak istiyorsanız bence kapılın ve yukarıda bahsettiğim adımları uygulamaya çalışın. Rüzgarın esintisini bir meltem edasıyla üzerinize çekin, çekin ki yazın kavurucu sıcağında, estiğinde sizi rahatlatan bir meltem gibi iyi gelsin. Zor olan değişim değil, tanımlanmamış değişimin izinden gitmektir. Rotası belli rüzgarlara sahip olmanızı diliyorum.!
Belki de değişimin kendisi sarsıcı, zorlayıcı bir olgu olduğundan hava sıcaklığında da adapte zorluğu yaşanıyor. Bu aralar mevsim değişikliklerinden o kadar çok etkilenen insan var ki çevremde. Alerjileri azanlar, uykudan kendini alamayanlar ya da uyuyamayanlar, sinir sistemi bozulanlar, iştahı açılan veya kapananlar... Bu sonuçlar aslında değişimin ne kadar sarsıcı olduğunu göstermiyor mu bize? Ve değişime kolay uyum sağlayabilenler mevsim değişikliklerinden çok az etkilenirken, değişimi zor kabullenen insanlar acaba daha derinden mi etkileniyorlar?
Eğer bedenimiz ve zihnimiz bir bütünse, değişime direnç gösterenlerin mevsim değişikliklerinden en fazla etkilenenler olacağını düşünüyorum tıp doktorlarının bu yazıyı okuduğunda ne kadar sinirlenebileceklerini göze alarak.
Değişmek zor bir şey. Alışkanlıklarımızı bırakmak veya azaltmaya çalışmak, insanlarla olan ilişkilerimizde, kendimizde istemediğimiz davranışlarda, tutumlarda değişimler yaratmak zor bir şey ama imkansız değil. Ancak değişim isteğinden korkmamak, ondan uzaklaşmamak beklide en önemlisi. Neyi istediğimize karar vermek ve değişim için nelerin gerekli olduğunu saptamak da ikinci önemli adım. Ve kimileri için en kolay, kimileri içinse en zor olan son adım ise uygulama kısmıdır. Birinci ve ikinci adımı ne kadar iyi tanımlarsak uygulamak o kadar rahat ve kolay olacaktır.
Diğer üstünde durmak istediğim durum ise; konu ister değişim olsun ister bir şeyin olmasını istemek olsun, sahip olmak istediğimiz şeyi ne kadar iyi tanımlıyor olduğumuz çok ama çok önemli.” Secret” da ve muadili olan birçok kitapta üzerinde durulmayan şeylerden biri de işte bu. Birçok insan iyi bir iş, iyi bir eş, iyi bir çocuğum olsun dileğinde bulunabilir. Peki “iyi” de bu iyi neyi kapsıyor?? İyi bir iş ne kadar değişken ve açık uçlu bir cümle. Kimisi için turist rehberi olmak iyi bir iştir çünkü insanlarla ilişki halindedir ve sık sık seyahat ediyordur. Kimisi içinse iyi iş; iş adamı olmak, bir büroda çalışıp, takım elbise giyiyor olmak, altında insanlar çalıştırıyor olmaktır.
“Secret” ın üzerinde durduğu “sen iste olsun” durumunun ne kadar yetersiz olduğu şimdi çok daha açık sanırım. İstediklerinin ayrıntılarını tanımlamayarak isteklerine kavuşmuş insanlarla henüz tanışmadım.
Hayatın içinde zaman zaman veya hep bazı davranışlarınız veya ilişki tarzlarınız yüzünden sürüklendiğinizi düşünüyorsanız bu baharı fırsata çevirebilirsiniz. Değişimi başlatan ilkbaharın rüzgarı esmeye başladı bile.. O rüzgara kapılmak istiyorsanız bence kapılın ve yukarıda bahsettiğim adımları uygulamaya çalışın. Rüzgarın esintisini bir meltem edasıyla üzerinize çekin, çekin ki yazın kavurucu sıcağında, estiğinde sizi rahatlatan bir meltem gibi iyi gelsin. Zor olan değişim değil, tanımlanmamış değişimin izinden gitmektir. Rotası belli rüzgarlara sahip olmanızı diliyorum.!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
