Babamı kaybedeli tam 7 yıl oldu “dolu dolu”. Onun yokluğuyla başa çıkmaya çalıştığım duygularım ve O’ndan sonra gelişen hayatımdaki tüm değişimler dolu dolu bir sayfaya yetmeyecek kadar çok…
Anneler babalar çocuklarının temel ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma gibi) karşılamanın yanı sıra ilerde yetişkin bir birey olduklarında onları oluşturan temel duyguların yeşermesine farkında olmadan sağlarlar. Benim babam da bana güven duygusunu miras bırakarak göçtü bu dünya adındaki sahneden. O sahnedeyken (dünyadayken) ben figürandım. Onun sahnesi bittiğinde yani rolünü tamamladığında, figüranlıktan başrol oyunculuğuna terfim göz açıp kapayana kadar çabuk oldu. Ama şunu itiraf etmem gerekirse, hayatımın başrolünde olmak zor zanaatmiş. 7 yıldır oynadığım bu başrolde onun bıraktığı mirasla en başarılı kadın oyuncusu ödülünü bence alabiliyorum. O varken ve yokken her şey o kadar farklı ki…
Bir kız çocuğu için babasının onun için önemini ve değerini anlatmam gereksiz olur herhalde. Şöyle denebilir; babamdan arta kalanlar bir pastayı oluşturuyor olsaydı, hissettiğim güven duygusu koca bir dilim pasta olurdu. Ve işte ben o dilime sahip, onu iştahla yiyen bir çocuktum. Şimdi ise kırıntıları var bana arta kalan. Bu oyunun en katlanması zor tarafı da hiçbir zaman kırıntılardan bir büyük pasta meydana gelemeyecek olması sanırım.
Sahnedeyken ne yazık ki çeşitli pasta dilimlerinin değerini biz ona sahipken, o bize göstermiyor ya da biz görmek istemiyoruz. Bu yazımı benim gibi kırıntılarla doymaya çalışan, bazen doyuyor taklidi yapan herkese ithaf ediyorum. İnsanoğlu zamanla kırıntıyla da doymaya alışabiliyor ne kadar ilginç olsa da. Kırıntılarla bir pasta oluşturuyor belki de yeniden hayalinde. Arzu ettiği güvene böylece yakınlaştığını, sahip olduğunu düşünüyor.
Sahnenin tozunu yuttukça kimi zaman kırıntı daha da ufalıyor kayboluyor yaşamın içinde. Başka öncelikler, başkalaşmalar başlıyor. Zamanı geldikçe hatıra geliveriyor kırıntılar... Belki de hayatın tadı tuzu onların varlığında saklıdır, bizi olgunlaştıran, büyüten şeylerdir onlar. Ne kadar küçükse o kadar değerlidir onlar. Belki de sevinmeliyim pastanın tadını bilmeden bu sahneden inmeyecek olduğum için…!
15 Eylül 2009 Salı
“Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarımızdır”!
Yazın bitmesiyle o “koşturmacalı” kış temposu, başlamak üzere belki de yavaştan kendini gösterdi ama halen sıcak havalar ve uzun günler beni içine çekmeyi başaramıyor. Bu koşturmaca kelimesi biraz kulağa sıkıcı geliyor ama ben kendisini sanırım çok seviyorum. Tatilimin son günlerinde İstanbul’u, işimi özleyebildiğime göre gerçekten bu hareketli yaşantımı seviyorum. Ne yapıyorum diye düşünebilirsiniz. Aslında herkes gibi ama herkesten bir o kadar farklı. Hangimiz hayat telaşına kapılmıyoruz ki?? Mutlaka hareket, dinamizm ihtiyacımın açığa çıktığı bir enerji ye sahibim. Hiçbir şeyin zaten tesadüf, gereksiz olduğunu düşünmem. Evet, benim harekete ihtiyacım var, üretmeye, öğrenmeye, yazmaya, çizmeye ve daha bir sürü…
Gestalt terapisi görmüş olan biri olarak Nita hocamın şu sözü günlerdir nedense (illaki bir sebebi var) aklımda. “Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarmızdır” der. Bu ayki mottom budur sevgili okuyucular. Bize empoze edilen o bilgi birikimimizi, bilincimizi, ihtiyaçlarımızı, bizden beklenilenleri düşünecek olursak ne kadar uzağız bu fikre. Ben de uzak”tım.” Ama görüyorum ki mutlu olmak, sevinmek, sevilmek… Bunların hepsi süreç içerisinde yaşadığımız şeylerin birikimiyle oluşuyor. Asla ama asla mutluluk vaat eden bir durak yok. Belki vardır ama o da son duraktır ve devamı gelmediği için mutsuzluk yine galiptir. Kısacası mutluluğun adı yok, tadı yok, resmi de yok. Herkesin kafasında her gün değişen, her durumda değişen duygular var sadece.
Aslolan duygularımız.. Belki de birçoğumuza ah o eski günler dedirten de onlardı. Kırmızı rugan ayakkabısını bayram sabahı giyme heyecanı yaşayan küçük kız çocuğu da, bayram sabahı torunlarını bekleyen teyzeler, amcalar da duyguları samimi yaşayanlardandı. Onları mutlu eden anlardı yani duygulardı. Yaşam yolculuğu düşünerek taşınarak geçmez biraz da “duygu”lanmak lazım. Eski günler tadında “duygu”lu anları yakalamanızı tavsiye ediyorum. Hadi size iyi “duygu”lar…!
Gestalt terapisi görmüş olan biri olarak Nita hocamın şu sözü günlerdir nedense (illaki bir sebebi var) aklımda. “Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarmızdır” der. Bu ayki mottom budur sevgili okuyucular. Bize empoze edilen o bilgi birikimimizi, bilincimizi, ihtiyaçlarımızı, bizden beklenilenleri düşünecek olursak ne kadar uzağız bu fikre. Ben de uzak”tım.” Ama görüyorum ki mutlu olmak, sevinmek, sevilmek… Bunların hepsi süreç içerisinde yaşadığımız şeylerin birikimiyle oluşuyor. Asla ama asla mutluluk vaat eden bir durak yok. Belki vardır ama o da son duraktır ve devamı gelmediği için mutsuzluk yine galiptir. Kısacası mutluluğun adı yok, tadı yok, resmi de yok. Herkesin kafasında her gün değişen, her durumda değişen duygular var sadece.
Aslolan duygularımız.. Belki de birçoğumuza ah o eski günler dedirten de onlardı. Kırmızı rugan ayakkabısını bayram sabahı giyme heyecanı yaşayan küçük kız çocuğu da, bayram sabahı torunlarını bekleyen teyzeler, amcalar da duyguları samimi yaşayanlardandı. Onları mutlu eden anlardı yani duygulardı. Yaşam yolculuğu düşünerek taşınarak geçmez biraz da “duygu”lanmak lazım. Eski günler tadında “duygu”lu anları yakalamanızı tavsiye ediyorum. Hadi size iyi “duygu”lar…!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
