15 Eylül 2009 Salı
“Kırıntılarla” Yaşamak
Anneler babalar çocuklarının temel ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma gibi) karşılamanın yanı sıra ilerde yetişkin bir birey olduklarında onları oluşturan temel duyguların yeşermesine farkında olmadan sağlarlar. Benim babam da bana güven duygusunu miras bırakarak göçtü bu dünya adındaki sahneden. O sahnedeyken (dünyadayken) ben figürandım. Onun sahnesi bittiğinde yani rolünü tamamladığında, figüranlıktan başrol oyunculuğuna terfim göz açıp kapayana kadar çabuk oldu. Ama şunu itiraf etmem gerekirse, hayatımın başrolünde olmak zor zanaatmiş. 7 yıldır oynadığım bu başrolde onun bıraktığı mirasla en başarılı kadın oyuncusu ödülünü bence alabiliyorum. O varken ve yokken her şey o kadar farklı ki…
Bir kız çocuğu için babasının onun için önemini ve değerini anlatmam gereksiz olur herhalde. Şöyle denebilir; babamdan arta kalanlar bir pastayı oluşturuyor olsaydı, hissettiğim güven duygusu koca bir dilim pasta olurdu. Ve işte ben o dilime sahip, onu iştahla yiyen bir çocuktum. Şimdi ise kırıntıları var bana arta kalan. Bu oyunun en katlanması zor tarafı da hiçbir zaman kırıntılardan bir büyük pasta meydana gelemeyecek olması sanırım.
Sahnedeyken ne yazık ki çeşitli pasta dilimlerinin değerini biz ona sahipken, o bize göstermiyor ya da biz görmek istemiyoruz. Bu yazımı benim gibi kırıntılarla doymaya çalışan, bazen doyuyor taklidi yapan herkese ithaf ediyorum. İnsanoğlu zamanla kırıntıyla da doymaya alışabiliyor ne kadar ilginç olsa da. Kırıntılarla bir pasta oluşturuyor belki de yeniden hayalinde. Arzu ettiği güvene böylece yakınlaştığını, sahip olduğunu düşünüyor.
Sahnenin tozunu yuttukça kimi zaman kırıntı daha da ufalıyor kayboluyor yaşamın içinde. Başka öncelikler, başkalaşmalar başlıyor. Zamanı geldikçe hatıra geliveriyor kırıntılar... Belki de hayatın tadı tuzu onların varlığında saklıdır, bizi olgunlaştıran, büyüten şeylerdir onlar. Ne kadar küçükse o kadar değerlidir onlar. Belki de sevinmeliyim pastanın tadını bilmeden bu sahneden inmeyecek olduğum için…!
“Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarımızdır”!
Gestalt terapisi görmüş olan biri olarak Nita hocamın şu sözü günlerdir nedense (illaki bir sebebi var) aklımda. “Hayat varılacak bir nokta değil, o noktaya varırken yaşadıklarmızdır” der. Bu ayki mottom budur sevgili okuyucular. Bize empoze edilen o bilgi birikimimizi, bilincimizi, ihtiyaçlarımızı, bizden beklenilenleri düşünecek olursak ne kadar uzağız bu fikre. Ben de uzak”tım.” Ama görüyorum ki mutlu olmak, sevinmek, sevilmek… Bunların hepsi süreç içerisinde yaşadığımız şeylerin birikimiyle oluşuyor. Asla ama asla mutluluk vaat eden bir durak yok. Belki vardır ama o da son duraktır ve devamı gelmediği için mutsuzluk yine galiptir. Kısacası mutluluğun adı yok, tadı yok, resmi de yok. Herkesin kafasında her gün değişen, her durumda değişen duygular var sadece.
Aslolan duygularımız.. Belki de birçoğumuza ah o eski günler dedirten de onlardı. Kırmızı rugan ayakkabısını bayram sabahı giyme heyecanı yaşayan küçük kız çocuğu da, bayram sabahı torunlarını bekleyen teyzeler, amcalar da duyguları samimi yaşayanlardandı. Onları mutlu eden anlardı yani duygulardı. Yaşam yolculuğu düşünerek taşınarak geçmez biraz da “duygu”lanmak lazım. Eski günler tadında “duygu”lu anları yakalamanızı tavsiye ediyorum. Hadi size iyi “duygu”lar…!
11 Haziran 2009 Perşembe
Gel Gitli Bir Dünya
Son birkaç aydır herkesin izlediği, duyduğu gibi çok tatsız haberler var ekranlarda, yazılı basında. Katliamlar inanılmaz boyutlarda ne yazık ki. Sanki bir yarış var, hangimiz daha fena cinayetler işleyebiliriz diye. Ben birey olarak bu haberlerden olumsuz olarak çok etkilendiğimizi düşünüyorum. Ve tabi ki toplum olarak da bunun etkilerini görebiliyoruz. Bir bakımdan insanlara olup biteni “anlatmak, bilgilendirmek amacıyla” sunulan haberler özendirici hale gelebiliyor. O yüzden belki de bu haberlerin bize nasıl sunulduğu ve gün içerisinde ne kadar sunulduğu çok önemli.
Diğer taraftan insanların ekonomik krizle beraber, yaşadıkları buhranların, sevgisiz, onay alınmadan, değer verilmeden geçmiş çocukluk yıllarının etkisi sonucu bu haberlerin çıkıyor olma olasılığı çok yüksek. Bu haberleri sadece bir “haber” olarak izlememek, okumamak veya dinlememek gerekiyor. Bunlar; bize hem bireysel hem toplumsal olarak bir mesaj olmalı ve bir ders vermeli. Son dönemlerde tanık olduğumuz bu yoğun öfke, mutsuzluk, öç alma, zarar verme ve kin gibi duygular her birimize ait olabilen duygular. Ve kontrol edilmediğinde nasıl geri dönülmeyecek felaketlere yol açabileceğini görüyoruz. Duygularımızın, davranışlarımızın farkında olup, duygularımızda veya davranışlarımızda kontrol sorunu yaşıyorsak bir uzmandan yardım almak en iyisi, en doğrusu olacaktır. Ya da tanıdığımız birileri bu konuda sorun yaşıyorsa onu bir uzmana yönlendirmemiz çok değerli bir davranış olacaktır. Nerde bir “hareket” varsa, orda bir insan vardır. O yüzden kendi davranışlarımızın farkında olup, başkalarının olumsuz davranışlarına tanık olduğumuzda “boşvercilik” oyununu oynamayalım. Hayat sorumluluğumuzu aldığımız günler diliyorum herkese..!
Psk. Duygu Ak
15 Mayıs 2009 Cuma
“ÇOCUK SAHİBİ OLAMAYANLARIN DÜNYASINDAYIM”
İçinde olduğum bu yıl için bir isim verecek olsam “yeniliklerle temas” derdim büyük olasılıkla. Bir TV programında sunuculuk yapmaya, tüp bebek merkezinde psikolog olarak çalışmaya, Cosmoturk’e yazı yazmaya başlamam ve kendi bloğumu oluşturmamla dolup taşan bir yıl bu yıl. Hepsi o kadar hızlı ve bir o kadar da hayatın akışı içerisinde yaşamımda yer aldı ki... Hesapsız, ani gelişmeler ama bir o kadar da heyecanlı, keyifli ve geliştirici...
İnsanın kendi mesleği dışında işler yapıp hem kendini hem mesleğini ne kadar geliştirebileceğini daha iyi anlayamazdım. Ve şimdi “çocuk sahibi olamayanların dünyasındayım”. İş başvurusunda beni nelerin beklediğinden, nasıl bir danışan popülasyonuyla karşılaşacağımdan habersizken şimdi kendimi anne-çocuk web sitelerini gezerken, tüp bebek konusunda araştırmalar yaparken, bilgi edinirken ve Ayşe Aydın’ın tüp bebekle hamile kalmasıyla başlayan serüvenini anlattığı o kitabını okurken buluyorum. (Ve bu gelişmeler sadece birkaç ay içerisinde oldu).Bu kitap, anne olan olmayan herkese tavsiye edebileceğim bir kitap çünkü hamilelik öncesi ve sırasında kendi yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini çok iyi yansıtmış. İşi daha da ileriye götürüp, kendisine ulaşıp, tanışma, merkezimizdeki hamilelerle bir paylaşım grubu oluşturma isteğimi de iletiyorum. Ve kendisi de çarçabuk bana geri dönüş yapıyor ve bu paylaşım grubu için ilk adımları atmış oluyorum.
Daha önce de çok duyardım ve bilirdim “ateş düştüğü yeri yakar” lafını ama bu lafa tanıklık etmek başka bir şeymiş. Normal yolla hamile kalan kadınların çok da anlayamayacağı türden şeyleri yaşıyormuş bu kadınlar. Aylarca süren tedaviler, operasyonlar çiftleri maddi ve manevi olarak sıkıntıya sokup strese girmelerine neden oluyor, haksız da değiller. Ancak, bana başvurmaları bir takım şeyleri değiştirmeleri için önemli bir adım. Ve benim görevim de bu noktada başlıyor. Onlarla bir yolculuğa çıkıyoruz. Kendilerine, hayata, evliliklerini, çocuk isteklerini süzgeçten geçirdikleri bu yolculuk çok da kolay olmuyor ancak farkındalık geliştirebilenlerin işine çok yarıyor, değişim yavaş yavaş başlıyor. Bu yolculukta ben de onlardan çok şey öğreniyorum. Örneğin; kişinin önyargılarının ne kadar anlamsız olduğunu çok çok iyi görebilme şansım oldu. Şunu itiraf etmeliyim ki herkes kadar benim de bir şeylere karşı önyargım vardı, zaten önyargım yok diyen insan yalan söylüyordur. Önyargılarımızı ne kadar azaltırsak o kadar faydalı bizim için çünkü mutlaka her kişiden, her şeyden bir şey öğrenilebileceğini düşünüyorum. Evet, ben birkaç aydır başkalarının ayakkabılarını giyip yürüme denemeleri yapıyorum ve bu inanılmaz bir tecrübe, belki de bir şans. Size de tavsiye ediyorum, yapmadığınız şeyler, gitmediğiniz yerler, yemediğiniz yemekler, konuşmadığınız kişiler mutlaka vardır. Sizde olmayana temas ettikçe kendinizi nasıl daha iyi tanıdığınızı göreceksiniz.
Ve bana çok şey katan danışanlarım; iyi ki varsınız, sizinle temas etmediğim taraflarıma temas edebiliyorum, beni o kadar çok besliyorsunuz ki... Her terapide siz büyüdüğünüz kadar ben de büyüyorum, gelişiyorum...
Psk. Duygu Ak
28 Nisan 2009 Salı
BEDELSİZ HAYATLAR ARAYANLARA...
Çalışıyoruz yoruluyoruz, çalışmıyoruz sıkılıyoruz, tatile gidiyoruz önce sevinir gibi olup sonra ondan da sıkılıyoruz, canımız çikolata soslu kek istiyor, sonra kilo alacağız diye ödümüz patlıyor ve pişman oluyoruz, bir arkadaşımıza bir sırrımızı paylaşıyoruz, sonra acaba paylaşmasa mıydık diye düşünüyoruz, çok pahalı bir ayakkabıyı beğenip maaşımızı aldığımızda o mağazaya koşturuyoruz sonra ne mi oluyor? Acaba ay sonu nasıl gelecek hesaplarını yapıyoruz. Her isteğimizin, davranışımızın bir bedeli oluyor.
Bedelsiz bir dünya hayal etmenin de bedeli var mı diye düşünmüyor değilim. Ama herhalde hayaller ne benim ne de bir başkasının canını acıtıyordur, sorun olmaz diye mırıldanıyorum.
Hayal kurmayı çocukluğumdan beri çok sevmişimdir. Bence, hayalleri olmayanın, umutları da olmaz kendine dair, hayata dair... Hayal kurmak, çocuk ruhumu besliyor aynı zamanda. Çocuklar en güzel hayal kurucular değiller midir zaten? Büyük şekerden evlere sahip olmayı, yılbaşında veya doğum gününde o çok beğendiği oyuncağın paketini açarken kendimizi hayal etmişizdir birçoğumuz.
Tabi çocukken sadece hayal ediyorduk. Hayal gerçekleşirse olacaklardan, bedellerden bir haberdik. Yani, büyük şekerden evi yediğimizde hasta olabileceğimizi, çok sevdiğimiz oyuncağa sahip olduğumuzda aslında önemli olanın o oyuncağa sahip olmak değil, onu hayal ederken ne hissettiğimiz olduğundan bir haber yaşardık çünkü çocuktuk.
Bugünlerde “bedel” konusu gündemimde. Bedeli olmayan davranışlar sergilediğim hayallerimin peşindeyim. Belki de hayal kurmak beni özgürleştiriyor, hayatın çocuklara gösterdiği anlayış gibi kendime anlayış göstermemi sağlıyor. Bir işi tamamlama, yetiştirme ve bunları yaparken çok fazla özen gösterip, hatayı en aza indirme telaşına kırmızı ışık yakmak istiyorum. Ben şuan bedelsiz durumlar, hayatlar arama ihtiyacımla meşgulüm.
Ve nefes aldığım o zaman dilimine yani hayallerime sizi de bu keyfe davet ederek geri dönüyorum.
Psk. Duygu Ak
9 Nisan 2009 Perşembe
DEĞİŞİM VE İLKBAHAR!
Belki de değişimin kendisi sarsıcı, zorlayıcı bir olgu olduğundan hava sıcaklığında da adapte zorluğu yaşanıyor. Bu aralar mevsim değişikliklerinden o kadar çok etkilenen insan var ki çevremde. Alerjileri azanlar, uykudan kendini alamayanlar ya da uyuyamayanlar, sinir sistemi bozulanlar, iştahı açılan veya kapananlar... Bu sonuçlar aslında değişimin ne kadar sarsıcı olduğunu göstermiyor mu bize? Ve değişime kolay uyum sağlayabilenler mevsim değişikliklerinden çok az etkilenirken, değişimi zor kabullenen insanlar acaba daha derinden mi etkileniyorlar?
Eğer bedenimiz ve zihnimiz bir bütünse, değişime direnç gösterenlerin mevsim değişikliklerinden en fazla etkilenenler olacağını düşünüyorum tıp doktorlarının bu yazıyı okuduğunda ne kadar sinirlenebileceklerini göze alarak.
Değişmek zor bir şey. Alışkanlıklarımızı bırakmak veya azaltmaya çalışmak, insanlarla olan ilişkilerimizde, kendimizde istemediğimiz davranışlarda, tutumlarda değişimler yaratmak zor bir şey ama imkansız değil. Ancak değişim isteğinden korkmamak, ondan uzaklaşmamak beklide en önemlisi. Neyi istediğimize karar vermek ve değişim için nelerin gerekli olduğunu saptamak da ikinci önemli adım. Ve kimileri için en kolay, kimileri içinse en zor olan son adım ise uygulama kısmıdır. Birinci ve ikinci adımı ne kadar iyi tanımlarsak uygulamak o kadar rahat ve kolay olacaktır.
Diğer üstünde durmak istediğim durum ise; konu ister değişim olsun ister bir şeyin olmasını istemek olsun, sahip olmak istediğimiz şeyi ne kadar iyi tanımlıyor olduğumuz çok ama çok önemli.” Secret” da ve muadili olan birçok kitapta üzerinde durulmayan şeylerden biri de işte bu. Birçok insan iyi bir iş, iyi bir eş, iyi bir çocuğum olsun dileğinde bulunabilir. Peki “iyi” de bu iyi neyi kapsıyor?? İyi bir iş ne kadar değişken ve açık uçlu bir cümle. Kimisi için turist rehberi olmak iyi bir iştir çünkü insanlarla ilişki halindedir ve sık sık seyahat ediyordur. Kimisi içinse iyi iş; iş adamı olmak, bir büroda çalışıp, takım elbise giyiyor olmak, altında insanlar çalıştırıyor olmaktır.
“Secret” ın üzerinde durduğu “sen iste olsun” durumunun ne kadar yetersiz olduğu şimdi çok daha açık sanırım. İstediklerinin ayrıntılarını tanımlamayarak isteklerine kavuşmuş insanlarla henüz tanışmadım.
Hayatın içinde zaman zaman veya hep bazı davranışlarınız veya ilişki tarzlarınız yüzünden sürüklendiğinizi düşünüyorsanız bu baharı fırsata çevirebilirsiniz. Değişimi başlatan ilkbaharın rüzgarı esmeye başladı bile.. O rüzgara kapılmak istiyorsanız bence kapılın ve yukarıda bahsettiğim adımları uygulamaya çalışın. Rüzgarın esintisini bir meltem edasıyla üzerinize çekin, çekin ki yazın kavurucu sıcağında, estiğinde sizi rahatlatan bir meltem gibi iyi gelsin. Zor olan değişim değil, tanımlanmamış değişimin izinden gitmektir. Rotası belli rüzgarlara sahip olmanızı diliyorum.!
17 Mart 2009 Salı
Büyümeyen Çocuk: Erkek
Sizce neden kadınlar oturduklarında erkekleri çekiştirme gereği duyar ve daha da fazlası bu sohbet hep “ biz olmasaydık erkekler de olmazdı, bizim varlığımızla onlar varlar” gibi bir alt etme cümlesiyle biter? Tabi kadınların yaşadığı duygu da savaşı kazanmış bir asker duygusudur. Kadınlar kahramanca çarpıştığı düşmanı yenen, sevinçli, gururlu, başı dik ve gerekeni yapan bir duyguya sahiptirler. Gelelim kadınların bu konuşmayı kendi aralarında yapma niyetlerine. Bunu “ataerkil” bir toplum yapısından gelmemize bağlıyorum. Ataerkilin anlattığı düşünce yapısı; erkek çalışır, birçok şey hakkında söz sahibi olan erkektir ve kararları erkek verir şeklindedir. Yaşadığımız toplumda yeni yeni kadına söz sahibi olabilecek bir varlık olarak baktığına göre aslında bu konuşma son derece olağan geliyor.
Kadınlar yüzyıllardır “ataerkil” olan bir toplumda varlar ve ailelerinden o bilinçle büyütülüyorlar. Ancak bir noktada kadınların sesi toplumda, iş hayatında çıkmaya başladıkça bir farkındalık oluşuyor. Bu farkındalıkla da aslında “biz de her alanda çalışıp var olabiliriz” zihniyeti ortaya çıkıyor. Tabi ki birkaç kadın bir araya geldiğinde ise ataerkil yapının toplum düzenindeki farklılaşmayla sıkışması sonucu bir volkan gibi kadınların da patlamasına neden oluyor.” Aynı bir lastiğin ya da balonun hacminden fazla alamayacağı ve patlayacağı gibi kadınlar da sübablarını yani ağızlarını açmak durumunda kalıyorlar.
Konunun başlıkla yani büyümeyen çocukla ilgisi ne diyebilirsiniz. Ancak şöyle bir ilgisi var; kadınların yüzyıllardır bastırdıkları duygularını, düşüncelerini arkadaş sohbetinde dile getirmeleri ne kadar olağansa, aslında erkeklerin çocuk kalma istekleri ve kadınların da onları birer çocuk gibi görmeleri o kadar olağan.
Dedik ya, bu topraklar “ataerkil” bir toplum yapısından gelme, erkekler de o hep güçlü, gururlu, dik durmaları gereken bir yapıda yaşadılar yüzyıllardır. Ve o yapı yavaş yavaş erkekte bir belirti göstermeye başladı. O da, artık güçlü olmak istemeyen, yükleri atmak isteyen, çocuklaşarak o yükten kurtulacağını düşünen bir belirti. O nedenledir ki bazı kadınlar, anneler büyümemiş çocuklarının, eşlerinin olduğundan bahsederler. Ve belki de sırf bu yüzden bazı şeyleri alttan alırlar. Aile yapısını belki koruyan belki de korumayan bu durumlar silsilesi böyle sürüp gider. Yüklerinden kurtulmak isteyen bir erkeğin çocuklaşması, çocukça davranışlar yapması ve zaman zaman onu alttan alıcı, anlayışlı olmak durumunda kalan anneler, sevgililer, eşler..
“O zaman kim suçlu burada”? diyebilirsiniz. Burada ne kadın ne erkek suçludur. Bunlar sadece ataerkil toplum yapısının kadın ve erkek üzerindeki yansımalarıdır. O bakımdan kadın ve erkek davranışlarını, durumlarını, yaradılışlarını tartışmaktan yani sadece şekle bakmaktan ziyade toplum yapısını tartışmak daha anlamlı diye düşünüyorum.
28 Şubat 2009 Cumartesi
OLASILIKSIZ HAYATLAR
Birkaç zamandır, hastalarımdan “Ben bu sınavı kesin kazanmalıyım başka çaresi yok”, “Polis olmalıyım”, “Çok para kazanmalıyım”, “Rejim yapıp fazla kilolarımı vermeliyim” gibi sonu gelmeyen bir sürü –meli, malı ‘lı cümleleri duymaktayım.
Belki de ne var bunda, insan çok para kazanmak isteyebilir, fazla kilolarından kurtulmak isteyebilir, sınavı kazanmak isteyebilir diye düşünebilirsiniz. Ancak bu cümlelerde saklı olan bir şey var. O da ne kadar kesin söylendiği ve gerçekleşmeme olasılığının göz ardı ediliyor oluşu. İşte burada tehlike başlıyor bu cümlelerin sahipleri için. Neden mi? Biz bir takım şeylerin gerçekleşmesini isteyebiliriz, bu son derece anlamlı ve normal. Ancak o istediğimiz şeyin gerçekleşmesini hayatımızın anlamı haline getirmemiz ve gerçekleşmediği durumda hayatın sonunun olduğunu düşünmemiz bize zor zamanlar yaşatacaktır.
Bir olayın, isteğin gerçekleşmesini istemek ve o hedefte gerekenleri yapıyor olmak yapılması gerekendir diye düşünüyorum. Sonrasında gerçekleşip gerçekleşmemesi bizim dışımızda birçok etkene bağlı olabilir ve bizde kendimiz dışında birçok etkeni kontrol edemeyebiliriz. Sıkça gördüğüm bir durumu anlatmak istiyorum. Örneğin; çok para kazanmalıyım diyorsunuz, bu hedefe nasıl ulaşmanız gerektiğini biliyorsunuz ve o hedef ışığında gerekenleri yapıyorsunuz. İşlerinizde iyi gidiyor ve yavaş yavaş işlerinizde bir artış oluyor. Ancak bir kriz patlıyor ve tüm planlarınız suya düşüyor yani daha yeni yeni para kazanmaya başlamışken, o çok para kazanmalıyım hedefinize ulaşamıyorsunuz. Halbuki kriz olmasaydı siz bu hedefe ulaşabilir miydiniz? Kriz hedefinize çomak soktu denilebilir mi?
Bu kısa ama gerçek örnek aslında o kişinin hayatını “olasılık”lardan ne kadar uzak yaşadığını gösteriyor. O halde belki de şöyle bir düşünce bizim yaşam kalitemizi, yaşamdan keyif alma durumumuzu kolaylıkla yükseltebilir; işimde “başarılı” olmalıyım ancak olamayabilirim... Bir ayda beş kilo vermeliyim ancak veremeyebilirim... O kızdan çok hoşlanıyorum benimle mutlaka çıkmalı ancak o kız seninle çıkmak istemeyebilir... Havuzlu bir villada oturmalıyım ancak oturamayabilirim... Üç kızım var ve bu çocuk erkek olmalı ancak olmayabilir...
Bu örnekler çok daha uzatılabilir. Size yakın gelen bir durum, bir cümle oldu mu?
Bir psikolog olarak söyleyebilirim ki; olasılıklı yaşayan bir kişi hayatının her anında esnek davranabilen, hayatını bir takım isteklerinin gerçekleşmesi çerçevesinde sınırlamayan ve dolayısıyla keyif alabilen bir kişidir. Sanırım bu da çok önemli. An’ı yaşamak da bu demek oluyor. Ben başarılarımla ve başarısızlıklarımla buradayım, ben mutluluklarımla ve hüzümlerimle buradayım, an’ı yaşıyorum, ve yaşadığım her anın sorumluluğunu taşıyorum. Dolayısıyla da olasılıklarıma sahip çıkıyorum “-meli, -malı” ları kullanmayıp “-ebilir, -abilir”’ li cümleler kuruyorum yani hayattan keyif alıyorum.
Bol olasılıklı günler diliyorum...!
DUYGU AK KİMDİR?
Bir Kırmızı Gül Sadece Bir Kırmızı Gül Değildir
Sevgililer Günü, günlerdir konuşulup duruyor hem çevremde, hem medyada hem de yazılı basında.Reklamlar, sevgiliye alınacak hediyeler gırla devam ediyor। Kimine göre ekonomiyi canlandırmak adına yaratılmış ticari kaygılı bir gün, kimine göre sevgiliden bir adet kırmızı gül ve bir çift güzel sözün beklendiği bir gün, kimine göre ise varlığı yokluğu çok da önemli olmayan bir gün। Tabi bu “kimine göre”yi sayfalar dolusu yazmak mümkün.
Kısaca Sevgililer Günü’nün nereden geldiğinden bahsetmek istiyorum. Bir efsaneye göre; zamanın Roma İmparatoru orduya asker bulmakta zorlanıyordu. Ona göre bunun sebebi erkeklerin ailelerinden ve aşklarından vazgeçemiyor oluşuydu. Bu sebeple evlenmeyi ve nişanlanmayı yasaklamıştı. Aziz Valentine adındaki papaz ise çifleri gizli gizli evlendirmeye devam ediyordu. Bunun sonucunda yakalandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Tarihte inancı yüzünden 14 Şubatta öldürülen 3 tane Valentine olduğu düşünülüyor. Bana göre, tüm dünya yüzyıllardır o paylaşılmayan aşkı ve sevgiyi telafi etmeye ve savaşın hüküm sürdüğü yıllarda yaşatılmayan sevgiyi yaşatmaya çalışıyor.
Bir psikolog olarak kişinin beklentilerinin bir sebebi ve kişi için bir anlamı olduğunu düşünüyorum. İnsanoğlunun hayatı boyunca çoğunlukla kendi ihtiyacını karşılamak üzere hareket ettiğini varsayacak olursak aslında sevgiliden beklenen bir adet bile olsa kırmızı gülün kişiye göre anlamı kesinlikle çok büyüktür ve kişinin ihtiyacını “bir” günlükte olsa karşılamaya çalışmaktadır. Kişi, belki eşinden tüm yıl boyunca onu “düşündüğünü” gösteren hiçbir hareket göremiyordur, en ufacık bir sıcaklık, ilgi, yakınlık... Uzun yıllar evli veya sevgili olmak gerekmez, günümüzde yeni sevgili ve evli olan çiftlerde de o sıcaklığın, ilginin, yakınlığın çok az olduğunu hayretler içerisinde gözlemlediğim oluyor. Sokaklarda satılan yüzlerce kırmızı gülün 14 Şubat’ta patlama yaptığını görmek beni her 14 Şubat’ta gülümsetiyor çünkü bu kırmızı gülün ne kadar çok talep edildiğinin bir göstergesi bana kalırsa. Kadınların ellerinde kırmızı güller dikenlerin batmaması için özenle tutulmuştur, gülümseyen suratlar ve el ele tutuşan çiftler...Kırmızı gülle sevgimizi anlatmaya çalışırız “tek” bir günde. O halde “bir” adet kırmızı gül kişi için sadece “bir” adet kırmızı gül değildir. Ve hep şu gelir aklıma; insanoğlu kendisinin anlam atfederek yarattığı Sevgililer Günü’nü, yine kendi ihtiyacı için kullanmaya, dönüştürmeye ne kadar yatkın, ne kadar başarılıdır.
Tabi birçok insan bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi diye düşünebilir? Sevgiyi paylaşmanın nesi tuhaf ve kötü olabilir ki?? Sevgiye ve aşka zaman ayırmanın bir diğer adıdır Sevgililer Günü bana göre. Ama kişinin sevgisini paylaşması için bir tek güne “sığınması” ve insanların eşiyle, sevgilisiyle bir şeyler yapmak adına bir program yapması veya arkadaşı Selin’e, Ahmet’e ertesi gün anlatacak bir şeyi olması için 14 Şubat’ı “anlamlandır” ‘ maya çalışması ve kişinin bunu sırf içinden geldiği için yapmaması, o kişinin hayatı içerisinde “sürüklenen” olmasına neden olacaktır.
Bugün 14 Şubat ve sevgimizi paylaşacağımız 365 günden sadece biri. Ben her günümü sevgiye, paylaşıma ayırıyorum çünkü her gün anlamlı, her gün beraberinde yeni heyecanlar ve gelişmeleriyle benimle. Bazen bakarız ve göremeyiz hayatta. Kalan 364 gün de bakıp “görebileceğimiz”, görüp “sevebileceğimiz” günler diliyorum.
